15 Ocak 2015 Perşembe

Sophaletta, Hayatın Odessa'da Başlar -
Arnoux & Hé


"ta vie commence à Odessa" (Hayatın Odessa'da başlar), güzel rus kontesi Sophaletta'nın trajik kaderinin anlatıldığı dokuz kitaplık maceralar serisinin (1994-2006) sonuncusu. Hikâye 1904-1919 arası Rusya'sında geçiyor. 1905 Rus-Japon harbinden başlayıp, Ekim devriminin çalkantılı yıllarıyla devam eden bir sürecin zemininde yol alan olayları ilk üç kitapta Fransız sanatçı Erik Arnoux hem yazmış hem de çizmiş ama 4. kitapla birlikte çizerlik işini yine Fransız Dominique Hé'ye devretmiş.



1919 nisanında Bolşeviklerden kaçan Beyaz Ruslar Kırım, Yalta'ya sığınmakta ve oradan da İstanbul üzerinden başka ülkelere göç etmektedirler. Dolayısıyla, bu tema üzerinden devam eden 9. kitabın önemli bölümü de İstanbul'da geçmekte. Beyaz Rusların İstanbul yaşamına katılmasıyla şehrin kozmopolit yapısı daha da renklenmekte ama bu arada da Sovyet gizli polis örgütü Çeka ise kimi Beyaz Ruslara suikastler düzenlemektedir.




Bu karmaşık atmosferde sürüp giden Arnoux'un sürükleyici yakın tarih senaryosundaki İstanbul'u, Dominique Hé'nin özgün çizgi stili ve renklendirmesi ile, bol miktarda cami resmi ile bezediği karelerinde izlemek oldukça keyifli.






* Gabby'ye teşekkürümle...

2 yorum:

  1. Rus dünya klasikleriyle daha ilkokul yıllarımda tanıştım. Çok geniş topraklar üzerinde çeşitli sınıftan insan ilişkilerinin ve büyük toplumsal çalkantılar içinde gelişen görkemli aşkların masalsı muhteşem anlatıları inanılmaz bir deneyimdi. Bu nedenle, ünlü Rus şair Tyutçev’in “öyle özel bir konumu vardır ki, akılla anlayamaz, arşınla ölçemezsiniz” dediği Rusya benim için özellikle dev yazarlar ülkesidir.

    İçinde insani acılar barındıran zoraki göç hikayeleri sinema filmi, çizgiroman veya edebi bir eser yoluyla aktarılsa da farketmiyor, insanı derinden etkiliyor. Hele öykünün bir ayağı dolaylı yoldan da olsa sizin topraklarınızdan geçiyorsa… Örneğin Tarık Akan’ın başrolünü paylaştığı “Deli Deli Olma” filmi… Rusya’dan sürülerek, Kars’ın bir köyüne göç etmek zorunda kalan Malakanların köydeki son üyesi Mişka dedenin hikayesi ve baba yadigarı piyanosuyla hem çalıp söylediği:

    “Bir sarmaşık olsaydım, sıkıca tutunsaydım bir yere
    Sökülüp atılmasaydım, köklerimi salsaydım derinlere…
    Bense ayrık otuyum, her çıktığı yerden sökülen
    Sarmaşık olmak isteyip de basit bir ot bilinen…
    Bir ayrık otuyum, kökü olmayan, sevilmeyen
    Sarmaşık olmaya özenen…”

    dizeleri her aklıma geldiğinde beni hüzünlendirir...

    Bu başlıktaki külliyat tamamlandığında sayısal bir karşılaştırma yapsak acaba sonuç nasıl olurdu, galiba konusu İstanbul'da geçen çizgiroman sayısı konusu İstanbul'da geçen filmlerden hiç de az değil gibi... :)

    Eline sağlık Stoktan.


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Rus edebiyatının Rusya'yı algılamamız üzerinde çok etkisinin olduğu bir gerçek. Ben de Turgenyev'le, Puşkin'le tanışarak bunu yaşamıştım. Ardından Dostoyevski ile karşılaşıp, türkçedeki bütün eserlerini hatmettikten sonra bu his daha da perçinlenmiş ve hattâ uzun süre başka hiç bir şey okuyamama neden olmuştu.

      Sophaletta da fransız gözüyle de olsa benzeri hassasiyetleri taşıyan bir eser olarak göründü bana. Hele bir ucunun İstanbul'a varıyor olması cabası. Eğer serinin tamamı türkçeleştirilse okumak pek çok kişi için epey keyifli olurdu sanıyorum.

      Ayrıca, ben de "Çizgiromanda İstanbul"un, 'Sinemada İstanbul'dan hiç de geri kalmadığı kanaatindeyim. Henüz eldeki materyal tükenmiş olmamakla birlikte, bakalım bu başlığı daha ne kadar sürdürebileceğiz?

      Sil