Jack Handey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jack Handey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2017 Pazar

Toonces, Araba Sürebilen Kedi




Jack HANDEY

TV  skeci,
Yayın tarihi, 20 Mayıs 1989 (Saturday Night Live) Çeviri: SToktan




"Jack Handey ve Toonces"
İllüstrasyon: Tae Won Yu

(Göğüs plan bir kedi [sahte patili hakiki kedi] araba sürüyor.)
ŞARKI
TOONCES, SÜRÜCÜ KEDİ
ARABA SÜREBİLEN KEDİ
GEZER ARABASIYLA
ŞEHRİN HER YERİNDE
TOONCES, ARABA SÜREBİLEN KEDİ!

SPİKER
Toonces, Araba Sürebilen Kedi.
(Bir evhanımı [Victoria Jackson] yemek yapıyor kocası [Steve Martin] heyecanla içeri girerken.)
BEY
Tatlım, buna inanmayacaksın! Toonces araba sürebiliyor!
HANIM
Toonces, bizim kedi mi?
BEY
Aynen öyle! Gel haydi, Sana göstereyim!
(Kedi bir dağ yolunda araba sürüyor. Lastik sesleri. Arabanın içinde, bir kukla kedi arabayı “sürmekte”. Karı koca yanında oturuyor.)
BEY
Görüyorsun işte, Sürebildiğini söylemiştim sana.
HANIM
Toonces, dikkat et!
(Yardan aşağı uçup çakılan bir arabanın arşiv görüntüsü) (Karı koca, üstleri başları dağılmış, sendeleyerek geliyor ve bir kütüğe oturuyorlar.)
HANIM
Sürebildiğini söylemiştin bana sanırım!
BEY
Öyle sanıyordum. Yukarıda bir direksiyonla dolanırken gördüm onu, ve araba sürebildiği zannına kapıldım galiba.
HANIM
Dert etme, tatlım. Herkes öyle zannederdi.
(Araba sesi geliyor ve uzaklaşıyor.)
BEY
Hey, bak! Arabayla gidiyor!
HANIM
Galiba sürebiliyor.
BEY
Evet. Henüz pek iyi sayılmaz.
ŞARKI
GEZER ARABASIYLA
ŞEHRİN HER YERİNDE
TOONCES, SÜRÜCÜ KEDİ!

SPİKER
Toonces, Araba Sürebilen Kedi’de şimdi, : “Ehliyet Sınavı.”
(Kocası kaygılanırken hanım yemek yapıyor)
HANIM
Ne dersin, sence Toonces sürücü sınavını geçebilecek mi?
BEY
Bilmiyorum. Yazılı kısmı oldukça zor. Üstelik okuyamıyor bile.
HANIM
Belki direksiyon sınavında onu telâfi eder.
BEY
Lânet olsun, keşke ona yardım edebilsem!
(Memur [Kevin Nealon] arabanın ön koltu- ğunda. Toonces direksiyon başında.)
MEMUR
(kediye)
Pekâlâ efendim, yola koyulur ve trafiğe katılırsanız…
(Araba aniden hızlanıyor)
MEMUR
DİKKAT ET!!!
(Araba yardan aşağı uçuyor)
ŞARKI
TOONCES, SÜRÜCÜ KEDİ!
(Görüntü kararır)
Kevin Nealon
Steve Martin
Toonces
Victoria Jackson

31 Temmuz 2016 Pazar

Plan

Saçma soygun

Jack HANDEY

illüstrasyon, Michael KUPPERMAN
Plan kusursuz değil. İşe yaraması için bazı şeylerin olması gerekiyor:
— Kasa dairesinin kapısı yanlışlıkla temizlikçi kadın tarafından açık bırakılmış olmalıdır.
— Bekçi ayakkabılarını bağlamak için eğilmiş olmalı ve her nasılsa bağcıkları birbirine bağlamalıdır. Onları çözemez, böylece silahını çıkarır ve bütün kurşunları düğüme sıkar. Ama ıskalar. Ardından yere uzanır ve uyumaya başlar.
— Bankadaki müşterilerin çoğunun Nixon maskeleri giyiyor olması gereklidir ki biz Nixon maskelerimizle içeri girdiğimizde kimse alarm vermesin.
— Tam dışarıda kapının önünde boş bir park yeri olmalıdır. Parkmetre varsa, içinde artık zaman olması gerekir çünkü kıyafetlerimizde bozukluk koyacak cep yoktur.
— Para çantalarını taşıyacak olan maymunlar  denemelerde yaptıkları gibi bağırıp çağırıp ortalıkta koşuşturmamalıdırlar.
— Güvenlik kameraları demode ve eski usül olmalı ki gerçekten fotograf çekmesinler.
— Lobideki büyük saat ikiyi vurduğunda herkes durup en az on dakika saati izlemelidir.
— Banka alarmı yanlışlıkla “sessiz”e ayarlanmış olmalıdır. Veya “çok kısık sesli”ye.
— Altın külçeleri daha hafif bir altın cinsinden yapılmış olmalıdır ki yükte hafif pahada ağır olsun.
— Eğer birisi bankadan kaçar ve “İmdat! Banka soyuluyor!” diye bağırmaya kalkarsa o kişi mahallenin delisi olmalı, herkes ona bakıp gülmeli.
— Eğer polis gelirse, duvardaki eski resmin aslında biz olduğumuzun farkına varmamalıdırlar.
— Bankanın kayıp eşya bölümünde tel bağlı vantuz atan bir tüfek olmalı. Ayrıca bir testere ve bir de delta kanat.
— Lobiye bayıltıcı gaz sıktığımızda her nedense gaz bizi etkilememeli.
— Vantuz tavana yapıştıktan sonra, Leon telden yukarı para çantalarını, altın külçelerini ve delta kanadı taşır halde kendisini yukarı çekerken yeterince uzun süre dayanabilmeli. Tavana ulaştığında da, testereyle kesip dışarı çıkabilmeli.
— Geride bırakabileceğimiz parmak izleri maymunlar tarafından silinmiş olmalıdır.
— Çatıya çıkıldığında, Leon bir eliyle parayı ve altın külçelerini, diğeriyle delta kanadı tutabiliyor olmalı ve kendini çatıdan bırakabilmeli, ardından yirmi mil ötedeki buluşma noktasına süzülmelidir.
— Bizim bankadan çıktığımız sırada bir geçit sürüyor olmalı, böylece tören arabası gibi düzenlenmiş olan kaçış arabamız aralarına karışabilmelidir.
— Tören geçişi sırasında arabamız en iyi tören arabası ödülünü kazanmamalıdır çünkü o zaman ödülle fotograflarımızın çekilmesi gerekecektir.
— Buluşma noktasında yüz dolarlık ödenmiş ücretiyle boş bir park yeri olması gerekir.
— Soygunun suçu maymunların üzerine atılmalıdır. 

The New Yorker, 
SHOUTS & MURMURS, 
24/11/2008

Çeviri: SToktan

7 Nisan 2016 Perşembe

Cehennem'deki ilk günüm

Jack Handey

Cehennemde ilk günüm sona ermek üzere. Gerçekte burada bir gün batımı yok ama alevler bir parça loşlaşmış gibi görünüyor ve çığlıklar daha hafifliyor. İblislerin çoğu uykuya daldı artık, sivri kuyruklarını çevrelerine dolamışlar. Öyle de masum görünüyorlar ki, daha birkaç saat önce bize işkence ve tecavüz ettiklerine inanmak çok zor.
Gün bazı arkadaşların beni bir şeyler yapmam için cesaret-lendirdikleri Chelsea Otel'deki bir partide başlamıştı. Hatırladığım bir sonraki şey ise cehennemde olduğum. Başlangıçta bir rüya gibi görünüyordu ama ardından akşamdan kalma rüyalarının daha kötü olduğu aklınıza geliyor.
Styx nehrini geçen feribot aşırı derecede kalabalıktı, her şey tepetaklak olacak sandım. Aslında, gemideki bazı iblisler bizi ileri geri sallamaya çalışıyorlardı. Yine de yanımızsıra yüzen kötücül, pispis sırıtan yunuslarla, cehennemin göğe yükselen sarp kayalıklarının manzarası unutulmaz bir şey. "Vay canına, burası gerçekten Cehennem mi?” dedim yanımdaki adama. Evet dedi, öyle. Tekrar sordum, emin olmak için, ama o bununla birlikte ağlamaya başladı. Bu adamın derdi ne yahu?
Girişte orada yeraldığınızdan emin olmak için büyük bir kitaba bakan kara cübbeli bir iskeletin bulunduğu bir tür gümrük istasyonu var. Sıkıcı bir şey ama sanırım bunu yapmak zorundasınız. O, kemikli parmağıyla sayfaları tarayarak sizin adınızı ararken, bir iskelet elbiseye neden ihtiyaç duyar diye düşünmenin size bir faydası yok. Özellikle de hava bu kadar sıcakken. Cehennem hakkında dikkatinizi çekecek ilk şey, ne kadar sıcak olduğu. Size yalan söylemeyeceğim, çok sıcak. Ama rutubetli, kükürt türü bir sıcak. Kaplıca falan gibi.
Cehennemde insanların tamamen çırılçıplak olduğunu düşüne-bilirsiniz. Ama bu bir efsane. Son ne giyiyor idiyseniz yine onu giyiyorsunuz. Örneğin, ben Das Boot filmindeki Alman U-boat kaptanı gibi giyiniyorum çünkü partide giydiğim de buydu. Kolay bir kostüm çünkü bunun için gerçekten ihtiyacınız olan tek şey şapka. Kötü tarafıysa, insanların daima kim olduğunuzu sormaları, cehennemde bile. Hadi ama, Das-Boot'daki adamım işte!
Yiyeceklerin burada şaşırtıcı derecede iyi olduğu ortaya çıkıyor. Sorun, hemen hepsinin zehirli olması. Yani, yedikten birkaç dakika sonra acı içinde iki büklüm oluyorsunuz. Garip olan ise, iyileştikten sonra hiç bir şey olmamış gibi yeni baştan iştahla yemeye hazır olmanız.
Lezzetli yemekler ve sıcak havaya rağmen, cehennemin bir kötü tarafı da var. O da her şeyden önce, tamamen düzensiz olması. Burada bir şeyin halledilebilmesi bir mucize. Bir büyük kuyrukta güdülüyor olacaksınız, sonra bu üç kuyruğa ayrılacak, daha sonra hepsi birlikte tekrar geri dönecekler! Görünür herhangi bir sebep olmaksızın! Bu delilik. Bir iblise bir soru sormaya çalışıyorsunuz ama o sadece suratınıza bakıyor. Önyargılı görünmek istemem ama İngilizce bilip bilmediklerini de merak ediyorsunuz yani.
Sıkıntıyı biraz olsun gidermek için kuyruktaki diğer insanlara taş atmak mümkün. Onların aklına sadece bir iblisin falan yaptığı gelecektir. Fakat iblisler birisini pataklıyorlarken başkasının buna katılmasından hoşlanmıyorlar, bunu zor yoldan öğrendim.
Gariptir ama cehennem yalnızlık çekilen bir yer olabiliyor, bu kadar fazla insan bulunmasına rağmen. Hepsi feryatlar ve saç baş yolmalar, sağa sola koşuşturmalar arasında, kendi küçük dünyalarında sıkışmış gibi görünüyorlar. Sohbet etmeye çalışıyorum ama beni dinlemiyorlar diyebilirsiniz.
Bende bir keyifsizlik hâli başgösterdi. Yapacak bir iş bulmanın faydası olacağını düşündüm. Böylece cehennemde birçok akrabam olduğu ortaya çıktı ve onların bağlantılarını kullanarak insanların dişlerini söken bir iblisin asistanı oldum. Aslında bir iş sayılmazdı bu, daha çok staj. Ama ben gayet hevesliydim. Ve ilk başta ilginç gibiydi de. Ama bir süre sonra kendinize sormaya başlıyorsunuz: cehenneme bunun için mi geldim ben, bir iblise değişik türde penseler uzatmak için mi? Merak etmeye başladım eğer cehenneme hiç gelmemiş olsaydım diye. Belki de hayatımı daha farklı yaşamalı ve bunun yerine cennete gitseydim... Acı çekiyorum.
Uzaklaşmam gerekiyordu. Sonsuz kuyruklar, anlamsız kırbaç-lamalar, topluca şarkı söylemeye zorlanmalar. Yorgun düştüm zaten damgalanmış olduğumu açıklamaya çalışmaktan ya da çekiçle bile kulağınıza sığmayan o koca şeyden. Konudan uzaklaştım. Biraz kendime ait zamana ihtiyacım vardı. Bir mağaraya geldim ve içeri girdim. Belki meditasyon için bir yer veya birkaç altın külçesi bulurum diye.
İşte sadece cehennemde karşılaşılabilecek anlardan biriydi o an. Şeytan'ı gördüm. Birçok insan vardır binlerce yıldır cehennemde olup da Şeytan'ı hiç görmemiş olan ama o oradaydı. Beklediğimden daha kısa boyluydu ve bir beyzbol kasketi giyiyordu. Ama çok da iyi görünüyordu. Koca bir kayanın tepesinde duruyor, okuma gözlüğüyle bazı kâğıtlara bakıyordu. “Hey, Şeytan!” diye seslendim, “Nasıl gidiyor?” ve anında iblisler üzerime çullandılar. Tarif edemem size bana çektirdikleri işkenceleri, çünkü görünüşe göre onların ticârî sırları bunlar. Şu kadarını söylemem yeterli olacaktır, o acılara katlanıyorken bile kendinizi “Vay canına, bunu da nasıl akıl etmişler?” diye düşünmekten alıkoyamıyorsunuz.
Hâlâ biraz şaşkın hissediyorum kendimi ama en azından iblisler parçalarımın çoğunu tekrar içime doldurdular. Ancak daha da önemlisi, her şeyin olabileceği, heyecan verici bir yer olarak cehenneme olan inancımın tazelenmiş olması. Cehennemde, ne olmasını istiyorsam, onu buldum.
Biraz dinlensem daha iyi olurmuş. Arıları az sonra salacaklarını söylediler, sürekli batan iğneleri arasında uyumak zor. Stajyerliğimi kaybettim ama öyle anlaşılıyor ki, yüzyıl içinde tekrar başvurabilirim. Bu arada da bir inşaat ekibinde görevlendirildim. Yarın devasa bir anıt inşa etmekle yükümlüyüz, ardından birbirimizi öldüresiye döveceğiz. Anlamsız geldi bana ama ben ne bilirim ki? Burada yeniyim.
The New Yorker (2005)
Jack Handey, “What I'd Say to the Martians” (2008)
Çeviri, SToktan
(Hikâyenin kitap için düzenlenmiş hâli esas kabul edilerek çeviri yapılmıştır.)

25 Ocak 2016 Pazartesi

Haykırışlar ve Mırıldanmalar'dan

KIYAMET / Jack Handey

İllüstrasyon: Brian REA

Yıl 2042. Dünya hızla kıyamete doğru ilerliyor. Gökyüzü gün ortasında karanlık, ulumalar ve çığlıklar her gece. Kırsal bölgelerde yağmacı çeteler dolanıyor, avlıyor ve yiyorlar türdeşlerini.
Posta haftada aşağı yukarı bir kere geliyor, şanslıysanız iki. O da çoğunlukla reklam postası oluyor. Her nasılsa korkunç bir dergiye abone olmuştum; Günümüzde Yamyamlık. Dehşet verici fotograflar ve yemek tarifleri vermekte. Derginin dağıtım bölümüne yazmıştım, aboneliğimi iptal etsinler diye ama her ayın yeni sayısını yanında şöyle bir notla birlikte almaya devam ediyorum; "Hoş geldiniz Yeni Abonemiz!". Artık hiçbir şey mantıklı gelmiyor.
Bugün bir şeyleri ya da birini kovalayan vahşî köpeklerin seslerini duydum. Ürkütücü bir çığlık ve sonra sessizlik.
Ayrıca bir de bilgi notu aldım en sevdiğim dergi, Hayatta Kalma Bahçeleri'nden, yayınlarına son verdiklerini bildiren. Tam da tahmin ettiğim gibi. Sayfa sayısı ve sayfaların boyutları küçülüyor ve küçülüyordu gitgide.
Kendimi kimsesiz hissettim. Nasıl bir dünyadır ki bu, Hayatta Kalma Bahçeleri gibi bilgilendirici, yararlı bir dergi iflâs edebilirken, Tecavüz ve Hitler! gibi aşağılık paçavralar, kaprisli moda mankenlerinin parıltılı reklâmlarıyla dolu oluyordu?
Hayatta Kalma Bahçeleri'ne bir karikatür yollamıştım. Bir çiftçiyi gösteriyordu elinde çapasıyla. Devâsâ bir asteroit tarlasına düşmekte. Çiftçi ise "Eh, havuç işte" diyor. Satın almadılar ama güzel bir red mektubu geldi dergiden.
Hayatta Kalma Bahçeleri'nden gönderilen notta derginin yayınına ileriki bir tarihte tekrar başlamayı umduklarını söylüyorlardı ama bu sefer daha az bahçecilik ve daha çok işkence üzerine odaklanacaklardı.
İptal talebime rağmen Günümüzde Yamyamlık gelmeye devam ediyor. Radyoda Büyük Lider'in yamyam bölgesinin önemli bölümünü tekrar ele geçirdiği söyleniyor. Peki o zaman, neden Günümüzde Yamyamlık’ın yayınlandığı yer olan Wichita'yı fethetmemişler acaba? Merak uyandıran bir durum.
Bizim nabız gibi atan dev güneşimiz haftalardır ilk kez yüzünü gösteriyor. Güzel bir duygu bu.
Saklanma yerleri adlı derginin bedava örnek sayısını aldığımda ruh hâlim daha bir aydınlanıyor. Zannediyorum ki, güvenilir, gizli bir saklanma yerinin nasıl yapılacağını anlatacak. Ama elbette hayır —başkalarının saklanma yerleri nasıl bulunur ve o insanlardan nasıl temizlenir, onun hakkında, esasen duman bombaları kullanılarak.
X-ışını fırtınaları beni kurşun kaplama barınağa girmek zorunda bıraktı. Zırhlı bir aracın ön tarafta durduğunu duyuyorum, biraz sonra tekrar hareket ediyor. Postacı bu.
Okuma malzemesi açısından epey çaresiz durumda olduğumdan aceleyle posta kutusuna koşuyorum, keşfedilecek sadece birkaç tanıtım mektubu ve Günümüzde Yamyamlık’ın çift sayısı var. Ben bulanık eflatun bulutların altında dururken, asit yağmuru damlaları yüzümü ıslatıyor. Gözlerime inanamıyorum. Derginin kapağında berbat görünümlü bir kıro bir bebeği yiyor! Kızarmış yavruyu karpuz dilimi gibi dişlerine götürüyor. Başlıkta okunansa şu; “PATATESİN YANINDA NE GİDER? BİR VELET!”. Midem bulanıyor.
Bu iğrenç çöp parçasını iptal ettirmeye kararlıyım. Termafon ile bir şekilde dağıtım bölümüne ulaşmayı başardım. Fakat beklemeye alınıyorum. Frank Sinatra’nın söylediği  “Come Fly with Me”nin bir kaydı tekrar tekrar çalıyor.
Kendimi öldürmeyi düşünüyorum.
Sonra garip bir şey oluyor; X-ışını fırtınası aniden kesiliyor. Öte yandan, Günümüzde Yamyamlık’ın birkaç sayısı daha geldikten sonra, çok da kötü bir dergi olmadığını fark ediyorum. Evet, dehşetengiz yemek tarifleri ve fotoğraflar içeriyor ama bunun yanı sıra eğlenceli şeyler de var, yıldız gözlem sütunu gibi. Yamyam olmasanız bile makaleler ilginç olabiliyor,  insan etinin gerçekte sizin için biftek veya köpek etinden nasıl daha iyi olduğu hakkındaki yazı gibi. Üstelik oldukça iyi hikâyeler de var.
Günümüzde Yamyamlık gelmeyi bıraktı. Gerçi Dünyadaki en iyi dergi değildi ama bir süre geçince bazı şeyler alışkanlık haline geliyor. Telefonla aboneliğimi yenilemeye çalışıyorum ama ulaşamıyorum. Birkaç huzursuz günden sonra “yazı işleri”nden elle yazılmış bir mektup alıyorum. Derginin toplu-posta iznini kaybettiğini söylüyor ve eğer son sayıyı istiyorsam iki kilometre ötedeki terkedilmiş çiftliğe gitmeliymişim, hava karardıktan sonra. Ve birkaç arkadaş da getirmeliymişim. 

THE NEW YORKER. 3 Ağustos 2015
Çeviri, SToktan

7 Ekim 2015 Çarşamba

Marslılara Ne Söyledim / Jack Handey

Mars insanları, bizim vahşi canavarlar olduğumuzu söylüyorsunuz. Ama izin verin de size bir şey diyeyim: Beni koyduğunuz bu kafesten bir kaçabilseydim, siz beylerin götlerine yeni birer Marslı büzüğü açardım.

Size göre şiddet dolu barbarlarız biz ama sizlerden biri gelip de kafesime bana elini uzattı mı hiç? Çünkü eğer bunu yapsaydı onu tutup çeker, gözlerinin önünde yer ve sonra da “Mımmm, bu Marslı iyiymiş” derdim.

Sizin uygarlığınızın bizimkinden daha gelişmiş olduğunu söylüyorsunuz. Ama hangisidir gerçekten daha uygar olan: Sen, orada durmuş, kafesi seyreden mi, yoksa ben, donum aşağıda, üzerinize işemeye çalışan mı?

Bizim Dünya dinlerini gerçek yaşantımızla hiçbir ilgileri olmadığını söyleyerek eleştiriyorsunuz. Fakat şunu bir düşünün: Bir elime geçirebilseydim sizin o Tanrı’nızı, sıska boynunu yakalar, koca yeşil kafası patlayana kadar sıkardım.

Bizlerin savaşçı türler olduğumuzu iddia ediyorsunuz ve kanıt olarak da Dünya savaşlarının filmlerini gösteriyorsunuz bana. Ama ben o filmlerin hepsini en az yirmi kere seyretmişimdir. Yeni filmler alın yoksa yemin ederim ki, eğer buradan bir çıkarsam, lazer tabancamı gördüğüm herkesin ve her hayvanın üzerine boşaltacağım.

Hazır filmlerden söz ederken, ben de size bazı filmler gösterebilirdim, dünyanın daha farklı, daha yumuşak yüzünü sahneleyen. Ve siz filmleri seyrederken, ben usulca kaybolurdum çaktırmadan, tahmin edin bakalım neden? Projeksiyon makinası aslında döner bıçaklar fırlatan bir alettir ve siz de bunu yediniz!

Dünya ile uzun süreli barış içinde yaşama geleneğinden bahsediyorsunuz. Ama ben neden bahsediyorum biliyor musunuz, sizi aptal kafalar?

Sizin uygarlığınızın bizimkilerine öğretebileceği çok fazla şeyi olduğunu söylüyorsunuz. Ama belki benim de size öğretecek bazı şeylerim vardır —yani, o koca Marslı kafalarınızı bir mengeneye soktuğumda nasıl papağan gibi çığlık atacağınız gibi.

Galakside Dünyalılar ve Marslılardan başka zekî yaratıklar olduğunda ısrarlısınız. İyi o zaman, birlikte onlara saldırabiliriz. Onlara saldırdıktan sonra da biz size saldırırız.

Ben altın ve köle aramak için barış içinde geldim buraya ama siz bana bir işgalci imişim gibi davrandınız. Hâlbuki belki de işgalci olan ben değil, sizsinizdir. Hayır, ben değil —siz, salak.

Bedenimi bu kafeste hapis tutuyorsunuz. Ama ben zihnimi çok uzaklara transfer edebilirim. Daha mutlu bir yere, Marslı kafalarınızla vuruş talimi yaptığım bir yere.

Kabul etmeliyim ki, çok da fazla farklı olmadığımızı düşünüyorum birbirimizden her şeye rağmen. Sizin ihtiyarlardan birinin yürürken takılıp düştüğünü gördüğünüz zaman, parmağınızla gösterip gülmüyor musunuz, aynı bizim gibi? Sanırım Dünya ve Mars halklarının iyi, yüksek kaliteli bir sigaradan daha fazla takdir ettikleri başka hiç bir şey olmadığı hususunda benzeştikleri üzerinde de anlaşabiliriz. Eğlence için biz insanlar karla kaplı dağlardan aşağı kayıyoruz, siz pislik tepelerinden bakteri “sütü” sağmayı ve onları solungaç yarıklarınıza doldurmayı seviyorsunuz. Ne yani, çok mu farklıyız? Elbette, üstelik şu el yapımı alev makinamı hele bir bitireyim, o zaman daha da farklı olacaksınız.

Beni öldürebilirsiniz, kasten ya da kafesimin bütün yüzeylerinin güvenle yalana bilirliğinden emin olmadığınızdan. Fakat bir fikri öldüremezsiniz. O fikir ise; benim sizi koca bir tahta sopayla kovalayacağımdır.

Beni serbest bırakacağınızı söylüyorsunuz, size saldırmayacağıma ilişkin bir sözleşme imzaladığım takdirde. Ve ben de kabul ettim tek şartla, o da uzun sivri bir kalem ile olabileceği yönündeydi. Ama hâlâ beni kilit altında tutmaktasınız.

Doğru, okuma malzemelerine izin verdiniz —istediğim “insan üremesi” dergileri hariç, en büyük filozofunuz Zandor mudur Zanax mıdır nedir ismi her ne ise, onun çalışmalarını falan. Tartışmak isterdim onunla fikirlerini —yalnız ben, o ve onun kitaplarından büyük ağır bir tanesi ile.

Beni eğer serbest bırakmayacaksanız, hiç değilse bir mesajımı iletin dünyaya. Karıma sevgilerimi göndereyim, ayrıca sevgilime de. Ve ayrıca çocuklarıma, her kim ve nerede var ise. Söyleyin karıma, bana bir bazuka göndersin —Dünyada yetişen bir çiçektir. Eğer sözde arkadaşım Don ona borçlu olduğum parayı sorarsa size, lütfen sondalayıverin onu makattan. Her hâlükârda yapın bunu.

Beni yeterince uzun hapis tutarsanız eğer, sonunda öleceğim. Çünkü siz Marslıların anlayamayacağı bir şey, biz Dünyalıların özgürlüğümüz olmadan yaşayamadığımızdır. Yani beni kafesimde yerde cansız yatarken görürseniz, içeri girin, çünkü ölmüşümdür. Sahiden.

Belki bir gün bizi yapmayı amaçladığınız düşmanlar olmayacağız. Belki bir gün bir küçük Dünya çocuğu oynamaya başlayacak bir küçük Marslı çocukla, ya da larvayla veya her ne diyorsanız onunla. Ama bir süre sonra, tahmin edin ne olacak: küçük Marslı yemeye çalışacak Dünya çocuğunu. Ama bilin bakalım, Dünya çocuğunda ne var: bir tabanca. Hiç beklemiyordunuz bunu, değil mi? Ve şimdi Marslı çocuk kaçıyor, yapabildiği kadar hızlı. Koş küçük Marslı bebek, koş!

Konuşmamı dinlemek için kafesime gelen herkese teşekkür ederim. Bağışlarınız şükranlarımla kabul edilir. (Mars parası olmasın lütfen.)

THE NEW YORKER. 8 Ağustos 2005
What I'd Say to the Martians And Other Veiled Threats. 2008
Çeviri, SToktan