6 Nisan 2019 Cumartesi

Franka, İskender'in Kılıcı

"Het zwaard van Iskander"
yazan, çizen: Henk Kuijpers
çeviri, düzenleme: SToktan
Hollanda basımı: Uitgeverij Franka/2006
Fransa basımı: BDMust/2010
946'lı Henk Kuijpers, yarattığı çizgi karakteri Franka ile birlikte Hollanda'nın en tanınmış çizgiroman sanatçısı hâline gelmişti. Her ne kadar ülkemizde adı anılmasa bile, 'İştar Yolculuğu' üçlemesinin (İskender'in kılıcı, Beyaz Tanrıça ve Gümüş Ateş) İstanbul'da başlayan ilk albümünde üstadın zarif, ayrıntılı, özenli 'netçizgi'lerini görmek ayrıca bir ilgi sebebimdi.
Henk Kuijpers 1973'de küçük hikâyelerle başladığı Pep dergide ilk Franka periyodiğini 1974'de yayınladı. O günden bu yana farklı Felemenk ve Fransız dergilerinde boy gösteren dizi 'ana seri' olarak 23 albüm oluşturuyor. (24. albüm, 'Operatie Roofmoord' hazırlanma aşamasında.)
Dizi aynı adlı karakter hakkındadır. Kimi zaman bir maceraya kazara karışan ve bazen de belâyı arayan genç, kızıl saçlı ve güzel bir kadın. Kariyerine Suç Müzesi'nde sekreter olarak başlıyor, ancak sonrasında kendi dedektiflik bürosunu kuruyor, "Franka Investigation".
Franka (tam adı: Francesca Victoria): Çizgiromanın ana karakteri, maceracı ve çekici bir genç kadın. Başlangıçta Groterdam'da yaşıyor, ancak çizgidizi daha gerçekçi hâle geldikten sonra, ikamet ettiği yer Amsterdam olarak değişiyor. Babası bir kazada ölmüş. Franka, kızıl saç rengini ondan miras almış. Annesi, Franka'nın babasının ölümünün ardından, bir piyango kazandıktan sonra büyük bir garajı olan güzel bir ev satın alan ve hobisini işine dönüştüren otomobil meraklısı Ben ile evleniyor. Franka'nın onunla iyi bir ilişkisi var. Franka'nın ayrıca 10 yaşında küçük bir de kız kardeşi var.
Rix / Riks / Risk bir: Riks dünyanın en çok aranan sanat hırsızıdır ve müzeler tarafından bir numaralı risk olarak görülmektedir. 'Portekiz Altın Gemisi' adlı albümde Franka'nın Rix'i izlemesi gerekiyor ama o tutup ona aşık oluyor. Rix, Franka'nın kendisini gözlemlediğini farkettiğinde, neredeyse onu öldürecek iken, daha sonra bir çift oluyorlar.
Laura Lava: Fransız moda tasarımcısı. Franka'nın arkadaşı.
Bars (Aynasız): Franka'nın sadık arkadaşı Bars, genç bir beyaz İngiliz buldoğudur.
Westertoren/Amsterdam  (Google Maps sağolsun)  Nimet Abla/Fatih

8 yorum:

  1. Kahramanının yolunu İstanbul'a düşürmekle ne iyi etmiş Hollandalı çizgi romancı. Belki de farkında olmayarak Franka abla özelinde de olsa, bugünden yarına değişebilen mevcut yapı stoğumuz için detaylı çizimleriyle 2006 yılı halleriyle kayıt altına alarak bu güzel şehrin tarihine not düşmüş.

    Güzeller güzeli bir tarz Ligne Claire. Karakterler abartılı bir sevimlilik içinde karikatürize edilerek çizilse de arka planlar gerçekçi ve detaycı resmediliyor. Çizgilerin demokrasisi, eşit çizgiler, temiz çizgi vb terimlerle anılsa da galiba en uygun karşılığı sizin de kullandığınız "net çizgi" gibi duruyor.



    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Netçizgicilerin arka plan titizliği muhteşem zaten. Swarte'den van Dongen'e, D. Torres'den Ted Benoit'ya, oradan Chaland'a ve hatta sırf illüstrasyonlarıyla ünlenen, bir kitabına ulaşamadığım Joost Veerkamp'a kadar özellikle mimariye ilgileriyle dikkat çekiyorlar.

      Bu isimleri sayarken bile ayrıca dikkat çeken bir diğer husus da, Kuijpers dahil olmak üzere bir çok Hollandalı ismin geçiyor olması. İlginçtir ki, frankofon olmamalarına rağmen, frankofonun en sofistike denebilecek kolu olan netçizgide Hollandalıların imzasının çok hacimli yer tuttuğunu görmek mümkün.

      Keşke yeterince zaman ve tabi, 'ilgi' olsa da bu konuya daha derinlemesine girilebilse, hem araştırma olarak, hem de çeviri... kısmen dergide, kısmen blogda yapabildiklerimle bir yere kadar artık.

      Sil
  2. Değindiğin gibi Fransa-Belçika ekolünün bu çizgi tarzını iyice parlatıp cilaladığını görmezden gelmek mümkün değil. Frankofon dünyası tarzın mucidi görüntüsünü verse de, aklıma Chic Young'un Blondie'si, McManus'un Bringing up Father'i gelince kafam karışıyor doğrusu. Hele çok öncesinde ortaya çıkan Japon "Ukiye-e" lerini de düşününce çık içinden çıkabilirsen. :)

    Ukiye-e demişken, Hokusai'nin ünlü "Kanagawa'nın Büyük Dalgası" nın Moebius yorumu "Waves Sea" sözünü ettiğimiz tarzın tüm özelliklerini taşıyan duvara asılası bir örnektir.




    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok doğru, tarz Swarte adını koyana kadar Hergé ve takipçilerinin tekniği olarak yol alırken, Hollandalı daha önceye -Amerika'ya kadar uzanarak, olayın ilham kaynağını Blondie'ye, Bringin' up Father'a ve hatta Yellow Kid'e kadar kaydırıyor. Zaten Swarte'nin çizgilerinde bence özellikle McManus'un art deco çizgilerine çok yakın izler vardır. Genderen - Makassar hikâyelerinde bu iyi gözlenebilir. Benim görüşüme göre de Swarte bu şekilde netçizgiye postmodern bir darbe yapıyor. O ve takipçileri (onlara atomstilciler diyebiliriz) estetiğini oralardan alırken, günümüze bakışları ve geleceğe yönelimlerinde eleştireldirler de.

      Japonları bu çorbaya katmak çok zor tabi. Birbirine çok uzak dünya görüşleri ve yaşam tarzlarından alıyorlar doğrultularını, her ne kadar benzerlikler taşısalar bile zor.

      Sil
  3. Değinmeyi unuttuğum şu "ilgi" meselesi hem de Ligne Claire tarzıyla ilgili birkaç ekleme yapacaktım ama yanımdan ayrılmayan dedeci torunum, mevsim geçişinden kaynaklı rahatsızlığını bana da bulaştırdı. Kerata kendisi ertesi gün ayaklandı ama beni yatağa düşürdü. :) Neyse atlattık...

    Çizgiromanın makus talihi "çocuk işi" algısını hane halkına bi' türlü anlatamamış biri olarak aksini genelden beklemeyi çok uzun süre önce bıraktım ben. En son Karakarga yayınlarından çıkan Leon'u okurken ritüel tekrarlandı mesela. Okuduğun Libratore, Crepax, Manara veya Serpieri olsa bile kâr etmiyor, değil mi ki çizgiroman eşittir "çocuk işi"...

    Zebraska'nın yayınladığı Christian Lax'ın "Veleldrom Sincapları" nın tanıtım yazısında kullanılan cümle aynen şöyle: "...öncelikle hatırlatalım kitabın adından ve çizgiroman oluşundan çocuklara yönelik bir kitap çıkarımı yapmayın. Tam tersine Veledrom Sincapları, bisiklet sporu meraklıları için tam bir başucu kitabı".. Yani ne denilebilir bilmiyorum, yayıncının bakış açısı bu olunca insan kitap marketlerde çr'ların çocuk bölümünde satışa sunulmasına bi'şey diyesi gelmiyor.

    Konuya yabancı herhangi biri bile Mekan arşivine geri dönük kabaca göz gezdirse kalburüstü bir blog olduğunu; estetiğinden içeriğine ne denli emek harcandığını hisseder.

    Coğrafya kaderdir, ÇR konusunda Efkâr-ı umumiye bu, çok da takılma. Füruğ'un dediği gibi: "kuş ölür, sen uçuşu hatırla.."


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. 'Cumhuriyet çocuğu' denilen nesilden büyüklerimiz, özellikle de eğitim camiası mensupları "okuma tembelliği yapıyor" gibi mantardan bir gerekçeyle çizgiromana karşı kahramanca savaş sürdürdüler, bilen bilir.

      EC konusunu işlerken bunun bir benzerinin aşağı yukarı aynı dönemlerde, A.B.D.'nde nasıl yaşandığından sözetmiştim. Bir farkla... onlarınki muhafazakârlık adına gerçekleşirken, bizdeki aydın zümrenin ilericiliğine bürünmüş bir gariplikten başka bir şey değildi. Ve aslında temel olarak ikisi de aynı şeydi.

      Ne tuhaftır ki, tüm baskılara rağmen çocukluğunda yüzlerce çizgiroman okumuş ve biriktirmiş ve sonra yakılmalarını seyretmiş biri olarak aynı süreçte Jules Verne ile başlayıp devamında dünya edebiyatından birkaç bin eser okuyan ben, hiç de okuma tembelliği göstermemiş gibiydim her nedense...

      Demem o ki, nedense fatura hep çizgiromana çıkarılırken bunun ardında (her nereden geliyor olursa olsun) ciddî bir cehaletin varolduğu.

      Yüksek tahsilli ve zekî olduğunu düşündüğüm, çok okuyan bir yakınımın çizgiroman mevzuu açıldığında "çocukken ne çok severdik çr okumayı, değil mi?" den daha sofistike bir lâf üretememesi, yine eğitimli bir yüksek bürokrat emeklisi tanıdığımın "sende vardır, bana bir çr versene" demesi üzerine (tavrından endişeli olduğum için) verdiğim bir Dylan Dog'u ertesi gün getirip, "Yav bu adam da amma uçkuruna düşkünmüş, ben teksaz-tommikiz istemiştim" mealinde tepki vermesi, benim zaten parantez dışındaki kimseye bir şey anlatmak gibi bir misyon üstlenmememe çok öncelerden sebep olan çok sayıda örnekten en yeni birkaçıdır.

      Zaten blogda da duruma müdrik çr okuyucularıyla bir şeyler paylaşıp, üç-beş sohbet mevzuu yaratmaktan daha öte bir amaç da gütmedim hiç.

      Gelgelelim, şimdi yaptığımız gibi hasbıhâl ediyoruz keyifli keyifli de, 9. senesine girmiş ve 500'e yakın konu açılmış bir blogda bu muhabbete iştirak edecek bir 3. şahıs ortalıkta bulunmayınca, bir süre sonra ikileme düşmek kaçınılmaz oluyor tabi. Ya "niye bunun için onca zaman harcıyorum ki?"nin muhasebesine girip vazgeçme yoluna gidiyorsun, ya da aldırmayıp, "İyilik et denize at, balık bilmezse Halik bilir" deyip, söylediğin gibi: 'efkâr-ı umumiye'ye çok da takılmadan' yola devam etmeyi seçiyorsun.

      Böyleyken böyle işte...

      Sil
  4. Hatırımda kalmış, tam zamanlaması için blog arşivine baktım da yaklaşık yedi yıl önce 'Soledad' başlığı altında benzer sohbet yaşanmıştı. O gün neyse şimdi de durum aynı, garip ve kararlı bir denge var; ne iyiye gidiyor ne daha kötüye. Forumlarda da manzara-i umumiye aynı aslında, ne uzuyor ne kısalıyorlar.

    Aslında yeni çıkan yayınların satış rakamı kadar çr okuru olduğunu da düşünmüyorum ben. Azımsanmayacak sayıda okur olmayan biriktirici, yani koleksiyoner var. Çizgiromanın ülke gerçeğinin belli bir dönem ve jenerasyon alışkanlığının günümüze yansıması olduğunu göz önüne alırsak, gerçek okur her yıl azalsa da okur olmayan biriktirici sayısı pek değişmiyor. 3.şahıs açmazının ipuçları buralarda da saklı olabilir diye düşünmeden edemiyorum doğrusu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, çok istikrarlı yatay düz çizgi grafik seyrinde bir durum var. Ben unutmuşum söyleyince baktım, gerçekten de 'Soledad'da ne ise şimdi de o vaziyet. Artan eksilen, uzayan kısalan yok. beş-on sene sonra da bu durumda bir değişiklik olmayacak.

      Toplayıcılık olayı benim de aklımdan geçen bir olgudur. kitapçıya giden sonradan görmenin "yeni evimi dekore ediyorum. Kitaplık için ver şuradan 8-10 metre!" demesi gibi... Bu aslında çok yaygın bir durumdur, özellikle 'yarı-aydın' (ya da yarı-cahil) kitlelerde. Bunun çr özelinde de farklı olduğunu sanmıyorum.

      Neyse ki hiç değilse bu sayede az da olsa basılı-Türkçe kitap yayınlanma şansına sahip oluyoruz, her ne kadar ortalıkta bu konuda iki çift lâf edecek adam (ya da kadın) sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek olsa da... ne yapalım, buna da şükür mü diyelim? Diyelim bakalım. :)

      Sil