2 Şubat 2013 Cumartesi

Baba - Geo McManus

George McManus (1884 – 1954) kendisi gibi İrlanda kökenli Jiggs ve karısı Maggie karakterleriyle yarattığı Bringing up Father çizgibandıyla ünlenmiş Amerikalı sanatçı. Bizde Güngörmüşler (Şaban ve Tonton) olarak herhalde bilmeyen de pek yok (Sonradan görme bir aileyi 'Güngörmüşler' diye adlandırmak nasıl bir şey ise).

Bilinmesine rağmen ne kadar farkında olunduğu tabi şüpheli. Geo McManus 1913'den ölümü 1954'e kadar üretmiş bu band dizisini. Bu arada ve öncesinde çizdiği her şeyi gölgede bırakmış Bringing Up Father. Ölümü üzerine, bağlı olduğu ajans The Shadow bandıyla tanınan Vernon Greene'e devretmiş işi. Böylece Greene de daha sonrasında 'Baba' ile anılır olmuş. Hâle bakın ki dizi, Vernon Greene'i de gömmüş (1965). Bildiğim kadarıyla da Bringing up Father hâlen üretilmeye devam ediliyor.

Amerika'daki bu Ajans (syndicate = gazetelere bandkarikatür, karikatür, makale, haber satan ajans anlamında) sistemi, pek çok çizgi ürünün ticarîleşmesinin başlıca sebebi gibi görünüyor. Bu hem iyi, hem de kötü olabiliyor. Bir yandan sanatçıya iş sözleşmeleri sağlarken, diğer yandan bir takım kısıtlamalar, yönlendirmeler de söz konusu olabiliyor. Frank Cho'nun 'Liberty Meadows'unu incelediğimde, sanatçının bir süre sonra anlaşmalı olduğu ajansı sansür uyguladıkları gerekçesiyle terkettiğini hatırlıyorum. En nihayetinde pek çok ünlü bandda olduğu gibi, sanatçı ölüp gidiyor ama telif hakkı ajansda olduğu için, marka para basmaya devam ediyor, burada da olduğu gibi.

Arasıra elimdeki yerli ve yabancı baskılarını karıştırmaktan ayrı bir zevk duyarım Bringing up Father ya da Güngörmüşler'in. McManus dönemi özellikle tarih kokar, bir dönemin tanıklığı vardır o çizgilerde. Öylece okuyup geçemezsiniz üstelik. Sanatçının o harika çizgi üslûbu, tek tek incelenesidir. Özellikle kızının (ve genç kadınların) giyim kuşamında kendini gösteren zarif Art Nouveau tarzı dikkat çekicidir. Değişik sınıf ve etnisiteden tiplemelerde de çok başarılıdır McManus. Sadece burada da bir örneğini verdiğim o dönemin bâriz ırkçılık kokan zenci tiplemesi bugün artık rahatsız edici olabiliyor. Ama bu kasıtlı bir yaklaşım değil ve sanatçının ürününü bugün bile gölgelemiyor. Zaten ırkçılık bir kere enjekte edildikten sonra, toplumun damarlarında hissettirmeden yayılan bir hastalık değil mi? Ve o dönemde bu bir salgın halindeydi ne de olsa.

Geçen gün McManus'un kitap halinde dizileştirdiği eserinin 8'incisini okuduktan sonra bunları paylaşayım dedim. İki örnekle birlikte Geo McManus'un kitaba her zamanki espritüelliği ile yazdığı önsözden de çeviri yapıp ekledim. 

"Çizim masasının başında oturup komik resimler kaleme alan bir sanatçı, her gün, hep isabetli işler yaptığından her zaman emin olamaz. Sıklıkla cesaretini kaybettiği olur çünkü izleyicisiyle kişisel irtibatı yoktur. Elbette, arada bir karısı ya da büyükbabası odaya uğruyor ve çalışmalarını onaylıyorlardır. Bu ise sanatçıyı daha da kuşkulandırır. Muhtemelen istedikleri bir şey vardır ve sadece razı etmeye uğraşıyorlardır kendisini.

Ama kitap dörtmilyonun üzerinde satıldığında, sanatçı çalışmalarının belki de o kadar kötü olmadığını hissetmeye başlar. Bu onu yeniden yüreklendirir. Tabii ki bazı geceler, uyuyamadığında, düşünceler yine ortaya çıkar, bütün bu milyonlar kitabı almışlardır çünkü daha iyisini görmemişlerdir ki.

Daha iyi işler yapmam için, daha çok cesaretlendirilmem lâzım. Eğer önümüzdeki yıl 9. kitabı istiyorsanız, mâlî imkânlarınız el verdiğince çok sayıda 8 numaradan satın almalısınız. Birden fazla kopyayla ne yapacağınızı sakın düşünmeyin. On tanesini, biraraya getirip özenle bağlayın, zarif bir ayak taburesi yapın, özellikle de küçük ayaklarınız varsa."

25 Ocak 2013 Cuma

Sandberg - Alfonso Font


Sandberg, Baba ve Oğul
"Sandberg, Père et Fils"
yazan: Patrick Cothias
çizen: Alfonso Font
1977 - Pif Gadget

Font'un 1975'de Paris'e yerleşmesiyle birlikte 'Pif Gadget'e çizmeye başladığı dizi fazla uzun sürmemiş ve 1977'de dergi yönetimi tarafından, 'gençlik odaklı' bir yayın olan Pif'e pek uygun düşmediği gerekçesiyle baba-oğul Sandbergler yayından kaldırılmış.

Pek de bir önemi olmayan bu küçük hikâyeyi, hem Alfonso Font üstadın elinden çıkmış olması, hem de daha önce 'Dieter Lumpen' ile bir giriş yaptığımız İstanbul'a oryantalist bakışlar çalışmasına iyi bir örnek oluşturması bakımından seçtim ve çevirdim. Hikâye ve çizim bu konuda o kadar klasik örneklerle dolu ki, hem okumanızın tadını kaçırmamak hem de zaten fazlaca açıklamaya gerek bırakmıyor olması nedeniyle sadece birkaç hususdan kısaca sözetmekle yetineceğim.

- Hikâyede "Türklerin millî içkisi" ile ilgili ufak bir karışıklık olmuş sanırım, gerçi ne de olsa ikisi de beyaz. Sanırım bir çocuk dergisinde yayınlanmanın getirdiği sıkıntı.

- "Türk yetkililer ceza yasalarıyla pek de şaka yapmazlar." lâfına bayıldım, sıkı bir 'Midnight Express' çağrışımı yaratıyor ama film henüz daha çekilmemişti (1978). Tabi Türkiye yargı ve infaz sistemi ile ilgili bu izlenim sadece malûm filmle açıklanabilecek gibi değil.

- Hikâyenin (özellikle) kahramanlarımızın kıyafetlerini ve Pontiac taksiyi gözönüne alarak 1960-70'lerde geçtiğini söyleyebiliriz. Bu noktadan bakıldığında, Türk giyim kuşam anlayışı (resmî - gayrı resmî) pek dikkat çekici (!) oluyor.

- Ayrıca hikâyenin bir 'otel' hattâ 'oteller' reklamı gibi görünüyor olmasını da eklemek lâzım.

23 Ocak 2013 Çarşamba

Geçmişe Saygı ve Etkilenim

Rod Hathway, Space Detective 
No.02 1951

Derginin bu sayısında, ön kapak içi tanıtım sayfasında 20. yy'ın başlarında Amerikalı illüstrasyonist Dean Cornwell'in Tarihî köle pazarı resmi ufak tefek değişikliklerle çalışılmış ve Satürn'ün köle pazarı olmuş. Net bir kayıt olmamakla birlikte, çizim ve çinilemenin Wally Wood ve Joe Orlando'nun elinden çıktığını söyleyebiliyoruz. Derginin bir kaç sayısını karıştırdığımda Wally Wood'u farketmek zor olmadı.

(Benzerlikle ilgili kaynak 'mydelineatedlife.blogspot.com'dur.)

Epic Illustrated 
No.34 1986

Diğer bir örnek, kısa süre önce dostumuz Gabby ile sohbet ederken söz ettiği Al Williamson'un Sophia Loren'in bir  fotoğrafından yola çıkarak çizdiği karenin yer aldığı hikâyeden bir diğer sayfa. 

Williamson'un kullandığı orijinal kaynak; Frederic Leighton'un  1891 tarihli 'Perseus and Andromeda' adlı yağlıboya tablosu.

(Benzerlikle ilgili kaynak 'www.raggedclaws.com'dur.)

Konu sıcakken eksik kalmasın istedim bu iki çarpıcı örnek.
Başlıktan da anlaşıldığı üzere bu tür işlere çalıntı gözüyle bakmak söz konusu değil. Zaten orijinal eserler yeterince bilinen, müzelerde yerini almış eserler ise... Çalışmaların sahipleri de oturup çizemeyecek acemiler olmadığına göre, bunun etkilenme ve paralelinde bir saygı duruşu olduğunu söylemek mümkün. Benzerleri de çokdur sanat âleminde.

21 Ocak 2013 Pazartesi

18 Ocak 2013 Cuma

Karınızı Nasıl Öldürürsünüz?


How to Murder Your Wife
1965
yönetmen: Richard Quine

Jack Lemmon & Virna Lisi

Başarılı, bekâr ve mutlu çizgiromancı Stanley Ford (Jack Lemmon), kentteki malikânesinde sadık uşağıyla birlikte yaşamaktadır. Bu müzmin bekârın bir güzel İtalyan dilberi (Virna Lisi) ile karşılaşması sonucu altüst olan hayatının konu edildiği bu tatlı filmin düzgün bir kopyasını uzun zamandır arıyordum. Ortalıkta DVD'si bile yok maalesef.

Neyse, sonunda buldum tabi. Geçen akşam da uzun bir aradan sonra tekrar buluşmuş olmanın verdiği büyük bir keyifle oturup izledim.

Bilenler hatırlayacaktır, çizgiromancı Ford, bir gazetede "Bash Brannigan - Secret Agent" adlı tanınmış günlük çizgi band dizisini yapmaktadır. Film boyunca bu çizimlerle de yer yer karşılaşmaktayızdır. Zaman, çizgiromanda 'gerçekçiliğin' tavan yaptığı bir zaman, ve tabi çizgiler de öyle.

Peki filmdeki bandları çizen kimdi bunu hiç düşündünüz mü? Değişik kaynaklardan edindiğim verilerden anladığım şu;

Yapımcılar Jack Lemmon'a 'dublör çizer' olarak başta Alex Toth ile anlaşmışlar ve Toth filmin tanıtımı için on gün süreyle gazetelerde Bash Brannigan bandları çizmiş. Çekimlere geçildiğinde ise sanatçının bir para problemi çıkartması üzerine bu sefer Mel Keefer ile anlaşmışlar. Toth'un bu tarz davranışlarının (kendi bacağına kurşun sıkmak türünden) ilk olmadığından söz ediyor Geof Darrow. Yani filmdeki bandlar Mel Keefer'in... Sanatçı bu çalışmalarını kendi webine de koymuş zaten;

Filmin çizgiromanla olan tek bağlantısı bu değil. Üzerinde durulması gereken dikkat çekici bir husus da, çizer Stanley Ford'un çalışma tekniği. Filmin başlarında oldukça ayrıntılı ve eğlenceli bir sahneyle aktarılıyor bu. Ford, ekibiyle birlikte uygun mekânlarda bandın karelerine altlık teşkil edecek ön canlandırmaları yapıyorlar, bu arada uşak (Terry-Thomas) tarafından bu enstantaneler fotograflanıyor.

Model kullanma, sahneleri oluşturma, burada mizahî abartı ile aktarıldığı kadar olmasa bile, bir çok tanınmış gerçekçi çizer üstad tarafından hep kullanılagelmiş yöntemlerdir. Bir güzel örneğini epey önce 4çizer4öykü çalışmalarımın ikincisinde Al Williamson için Flash Gordon fotoğraflarıyla örneklemiştim, görmediyseniz bir göz atın;

13 Ocak 2013 Pazar

Raymond Peynet


Akbaba dergilerinin arka kapaklarındaki erotik soslu dünya karikatürleri sayfalarından bahsetmiştim daha önce. O sayfalarda çizgi tarzı ve duygu dünyası ile hep farklı duran bir Fransız sanatçı vardı, Raymond Peynet...

1908 - 1999 yılları arasında yaşamış, aşk temalı çalışmalarında yarattığı kadın ve erkek tiplemeleri ve romantizmiyle bizde pek bilinmese de yer küre üzerinde geniş kitlelerin beğenisini kazanmış bir karikatürist. Karikatürleri sadece dergi sayfalarını değil, porselen, eşarp, bebek, kitap, madalya, heykel gibi bir çok tüketim malzemesi ile de yaşamı süslüyor. Hayranları tarafından eserlerine vakfedilmiş dört müze olduğunu ise ben de yeni öğrendim...

4 Ocak 2013 Cuma

Düğme Adam - John Wagner, Arthur Ranson


Düğme Adam (Button Man)
1. kitap: 
Öldürme Oyunu (The Killing Game)

yazan: John Wagner
çizen: Arthur Ranson
1992 - 85 sayfa
2000 AD

Button Man önde gelen İngiliz çizgiroman dergisi 2000 AD için hazırlanmış ve toplamda 4 ayrı hikâyeden oluşan bir dizi.

Kitap I: The Killing Game (Arthur Ranson, 2000 AD, 1992)
Kitap II: The Confession of Harry Exton (Arthur Ranson, 2000 AD, 1994)
Kitap III: Killer Killer (Arthur Ranson, 2000 AD, 2001)
Kitap IV: The Hitman's Daughter (Frazer Irving, 2000 AD, 2007)

Bu ilk hikâyenin yayın hayatı 1992 ile sınırlı değil. Yayıncı kuruluş 2000 yılında Judge Dredd Megazine bünyesinde, daha önce 12 sayıda yayınlanan diziyi, bu kez 4 sayıda tekrar basmış. Ayrıca da 1995 ve 2003'de iki ayrı yayınevi tarafından kitap olarak yeniden yayınlanmış.

Killing Game'i okuduktan sonra nette bir araştırdım ve bu sayede kitabın film hakkının DreamWorks tarafından alındığını öğrenmiş oldum. Yapımcılar, yönetmen olarak da Ryan Gosling'le Drive'ı çekerek büyük başarı kazanan Nicolas Winding Refn'e gitmişler anlaşılan. Bence doğru seçimlerle başarılı bir sonuç yakalanabilecek bir metin var ellerinde. Arthur Ranson'un harika çizimleri zaten başlıbaşına storyboard. Seçimlerden kastım ise, yönetmen tamam ama başrol için DiCaprio veya Goslin gibi 'sıska' heriflerden bahsediliyor. Halbuki 'arry'i oynayabilecek çapta bir 'yarma' gerek kendilerine. Böylesi hatalara düşmeyerek, umarım üstesinden gelirler.

İşte böylece ben de Hollywood'dan önce davranıp eseri sinemaya değilse de Türkçeye aktarayım hazır elim değmişken dedim. Belki tanıtımdan dolayı madalya filan takar yapımcılar bana da. Neyse, şaka bir tarafa, bu kadar uğraşmadan ve bunca lâftan sonra umarım seversiniz ... Bakın bakalım. :)

2 Ocak 2013 Çarşamba

Dr. Who ve Eagle

Çocukluğumda bir yazlık sinemada görmüş olduğum Dr. Who sinema filmini Google üzerinde hatırlamaya çalışırken, 1965 ve 1966'da çekilmiş iki filme eriştim. İkincisi aradığım film idi.

Dr. Who and the Daleks (1965)
Daleks' Invasion Earth: 2150 A.D. (1966)

1963'de BBC'de yayınlanmaya başlanan dizi tutunca, Doktoru Peter Cushing'in canlandırdığı iki de sinema uyarlaması gerçekleştirilmiş. Filmlerin Youtube'da tam süreli kopyaları mevcut, isteyen bakabilir. Çocuklara bilim ve bilimkurgu heyecanı aşılamaktan öte bir kaygısı olmayan, hoş yapımlar. Bu yüzden benim de aklımda kalmış olmalı. (Hele Daleklerin bugün gülmeden seyredilebilecek hali yok.)

İlk film bir espriyle başlıyor; kamera doktorun oturma odasında hareket ediyor ve sırayla, torun Susan'ı ’Physics for the Inquiring Mind', öğretmen Barbara'yı da 'The Science of Science' adlı bilimsel yayınları okurlarken gördükten sonra, Doktoru Eagle and Boys' World'e gömülmüş vaziyette buluyoruz. Tam olarak, Eagle and Boys' World Vol.16 No.12 12.mart.1965.

Arşivime baktım, söz konusu sayıyı buldum. Derginin sonunda, taramayı yapanların bu konuda gerekli bilgilendirmeyi de eksik etmediklerini görmek de ayrıca hoş oldu. Eğer şimdiye kadar karşılaşmadıysanız ben de size kendi resim yakalamalarımla aktarayım dedim.

Taramayı yapan arkadaşların UK prömiyeri ile ilgili verdikleri tarih başka kaynaklarla çelişmekle birlikte, derginin sıcağı sıcağına stüdyoya çekime getirildiğini söylemek mümkün. Fakat bir başka ilginç durum, söz konusu sayıda Dalekler veya Dr. Who ile ilgili bir şey bulunmamasına rağmen, aynı hafta yayınlanan TV Century 21'de son sayfa tefrikası olarak Terry Norton'un The Daleks'inin devam ediyor olması.

Eğer dergi seçimini TV Century 21'den yana yapmış olsalar, bu hoş espri bir paradoksal şakaya dönüşmüş olmaz mıydı acaba?

31 Aralık 2012 Pazartesi

29 Aralık 2012 Cumartesi

Hüsnükuruntu yapmış!

Demin oturmuş okurken, gayet güzel giden çeviri birden tüylerimi diken diken ediverdi. Öyle batıyordu ki, kötü Türkçe'nin yanı sıra, kötü çeviri olma ihtimali de yüksek görünüyordu. Üşenmedim, kalkıp baktım, kombiniere: işte kitaptaki Türkçe'si ve İtalyanca'sı;
"Hüsnükuruntu yaptığımı düşünebilirsin tabii"
"puoi darmi del visionario, se vuoi"

1- 'Visionario'nun karşılığı nereden 'Hüsnükuruntu yapmak' oluyor? Dylan'ın hep yaptığı "ben de mi hayâl görüyorum yoksa" muhabbetinden başka bir şey değilken... "hayâl gördüğümü/ hayâl kurduğumu/ hayalci olduğumu söyleyebilirsin/ düşünebilirsin" demek varken...

2- 'Hüsnükuruntu yapmak' da ne demek oluyor? bu hüsnükuruntu nasıl yapılıyor ayrıca merak ettim? Benim bildiğim, bizim dilde 'hırsızlık' yapılır, 'hatâ' yapılır, 'zinâ' yapılır, 'dolma' yapılır ama 'panik' yapılmaz, 'vicdan' yapılmaz, 'alkış' yapılmaz hele 'hüsnükuruntu' hiç yapılmaz!

Yapmayın yani!

İngilizcedeki gibi, ekle sonuna (onlar başına ekliyor) bir 'yapmak' (make) veya 'olmak' (be), tamamdır. Bu kötü çeviri Türkçesi (özellikle TV film çevirileri sayesinde) böyle giderse zemin bulacak diye korkuyorum.

*Not; Sözkonusu kitap, Dylan Dog - Karanlık (İl Buio). Eleştirim, aslında Ali beyin çevirisinden yola çıkarak yapılmış bir genellemedir. Bu hatâ, çevirinin genelinde ele alındığında çarpıcı olmakla birlikte münferittir.

26 Aralık 2012 Çarşamba

Dredd 3D


50 milyon dolar bütçeyle çekilmiş, İngiliz, Amerikan ve ne hikmetse Hindistan ortak yapımı 2000 AD sayfalarından fırlamışcasına başarılı bir İngiliz ÇRının medarı iftiharı Judge Dredd uyarlaması. Son yıllarda yeniden ele alınan Batman, Superman ve diğerleri gibi, bu film de eski plastik Holywood mekânlarından sıyrılmış, tam anlamıyla hiperrealistik platformlar ve çarpıcı efektlerle etkili olmayı iyi başarıyor. Carlos Ezquerra'nın kalemine uygun bir oyun verdiğini düşündüğüm Karl Urban'ı çenesi ve ağzıyla izliyoruz baştan sona. 

Post-apokaliptik (ve de distopik) filmleri her ÇR ve bilimkurgu sever kesinlikle kaçırmaz, bilirim.... Ben buna, insanoğlunun önlenemez yükselişinin aldığı korkutucu ivme karşısında, içimizde oluşan geleceğe karşı güvensizlik hislerimizin neden olduğunu düşünürüm. O yüzden bu tarz filmler hepimizi çeker. 'Escape from New York', 'Mad Max', 'Omega Man' eskilerden bir çırpıda hatırladıklarım. Bir çok yeni örneğiyle birlikte Judge Dredd 3D de arşivimde yerini alıyor. Siz de bir bakın, henüz izlemediyseniz. Özellikle muazzam özel efektleri ile sinemada izlenmeyi hakkediyor.

25 Aralık 2012 Salı

Yerli Bilimkurgu


* Akbaba'ya takıldık ya... Bir Semih Balcıoğlu ve iki Cafer Zorlu örneği. 'Eller aya, biz yaya' durumuna üç örnek. Sene 65...

18 Aralık 2012 Salı

Straponten ve Yeşil Kaplan


Straponten ve Yeşil Kaplan
(Strapontin et le tigre vert)
1960 tarihli, dizinin 2. hikâyesi
Yazan: Goscinny
Çizen: Berck

Diziyi bilenler, karakterlere aşinadırlar. Miss Lou, Patatah Mihracesi ve küçük oğlu Rami ile Straponten'in ilk karşılaşması bu. Kendileri daha sonraki kitaplarda da görünecekler.


Çalışırken karşılaştığım  bazı ilginçliklerden de söz etmeden olmaz: Mihracenin adı neden 'Jorj' (Georges) anlamış değilim. İsimlerde gariplik bununla bitmiyor, sonlara doğru geçen iki isim, 'Rahat' ve 'Lukum' (büyük ihtimalle 'Lokum')... Sanırım Goscinny'nin Türkiye'den öte isimlerle ilgili sorunu varmış. Aslında başta yolculuk sırasında Hindistan'la Pakistan'ın yerlerinden tersine söz ediyor diye düşündüm, Hindistan'dan geçip Pakistan'a geliyorlardı. Fakat sonra aklıma geldi ki, Bangladeş bu kitap yazıldığında Pakistan'ın parçasıydı, bağımsızlığı 1971. Siz de aynı hatâya düşmeyin.

Çeviri ile ilgili bir not: Loch Ness Canavarında olduğu gibi Britanya Fransızcasından doğan arızalı ifadeler bu hikâyede de mevcut ve tabi aktarılamadı. Örnek;
"Oune bon dîner attend vô", oune=Un(bir), vô=vous(seni) gibi.

Bu hikâyede de bir şarkımız var, 10. sayfada. Bu sefer bir çocuk şarkısı; 'Il était un petit navire' (O küçük bir gemiydi). Türkçe uyarlaması 'Bir küçücük aslancık varmış' olan şarkının orijinalini merak edenler bakabilirler, çok hoş hem de karaoke usulü;

16 Aralık 2012 Pazar

Mrs Peel ve Lion


Slinky_616 paylaşmış, çok sevdim. Ben de sizlere aktarmak istedim.

Fotograf, 'The Avengers' sezon 4, bölüm "Tarih Duygusu"ndan. St. Bodes Academisinde, Mrs Peel sınıfta masaları kontrol ediyor ve 15.mayıs.1965 tarihli, kapağında Robot Archie'yi gördüğünüz Lion dergisini karıştırıyor. (Bu sayı aynı zamanda geçenlerde keşfettiğimiz 'bizim Kaplan' dergisindeki 'Canavar Tohumu' hikâyesinin orijinal yayınının (Plants of Peril) ilk sayısı.)
Dizinin bu bölümü derginin yayınlanmasından yaklaşık sekiz ay sonra, ocak/şubat.1966'da çekilmiş.

14 Aralık 2012 Cuma

9 Aralık 2012 Pazar

Akbaba Nick Knatterton'a Karşı - bölüm 2

Akbaba Nick Knatterton'a karşı

1965'in ilk sayısında başlayan 'Casuslara Karşı' hikâyesiyle Knatterton'un 'Zehir Hafiye' adı altındaki Akbaba serüveni 5 sayı devam ettikten sonra, bir hafta şeker bayramı arasından dönüşte birden çarşaflıyor. Bakıyoruz ki Zehir hafiye estetik ameliyatıyla suratını değiştirmiş, "Çok yumuşak bir tip oldum yahu" diye yakınıyor. Çizgilerdeki bariz değişim ise gözden kaçacak gibi değil. O günlerde saf saf okuduğumuz sayfaları şimdi orijinaliyle karşılaştırdığımızda, orijinal hikâyeyi kullanmayı sürdürme endişesiyle yerli çizerimizin bir sayfa süren atraksiyonla, yeni durumu hikâyenin orijinal akışına yedirme çabasını izliyoruz. 
Örneklerde Knatterton'un şapkasına birileri tarafından yerleştirilen transistörlü  vericiyi izlediği kareye karşılık, Zehirin elinde bir ayna var, yeni suratını izlemekle meşgul. Zaten sayfa sonunda da "Çaktım! Zehir öldü, yaşasın Hızır hafiye!" diye bağlamayı çekip işi bitiriyoruz! Serüven bundan sonraki sayılarda 'Hızır Hafiye' olarak sürüyor, senaryo orijinal Knatterton senaryosu olarak kalmak üzere... (Yerli çizerin kimliği hakkında tahmin yürütmek mümkün ama spekülasyona gerek görmüyorum. Ayrıca bir önemi de yok artık.)

Nasıl ama? telif problemine karşı bizde çare tükenmez! En azından sorunun bu olduğunu söylemek mümkün. O yıllar, çizgiromanların aydıngerle kopyalandığı, yabancı bestelerin üzerlerine söz yazılıp aranjman diye yutturulduğu, hattâ eser pek tanınmıyorsa yerli beste diye kakalandığı, üniversitelerde batıdan akademik yayın intihallerinin gırla gittiği, kimin eli kimin cebinde belli olmayan zamanlar olduğu için, Knatterton'un başına gelenin de farklı bir şey olmadığını düşünmek çok doğal değil mi?

Nick Knatterton'un 'Das Geheimnis Der Superbiene' (Süper Arının Sırrı) adlı 8. hikâyesidir bu muameleye maruz kalan. Yazının sonunda, orijinali ile birlikte, Akbaba'lardan derlediğim hikâyenin tamamını sizlerle paylaşıyorum. Şimdilik okumaya devam ediniz! Çünkü bununla bitmiyor...


Varan iki!
Aradan 10 hafta geçiyor ve aradaki duyurularla birlikte, Akbaba yeni bir çizgihikâyeye başlıyor; Nazik Sülüman! Çizen Yalçın Çetin... Daha önce yine Akbaba’da ‘Gündüz İnsan Gece Hırt’ ile pek sevilen bir imza Yalçın Çetin. Ne çıkacak diye bakıyoruz, ilk sayı özgün görünüyor, gerçi sunum pirelendirmiyor değil. Ama işte İki sayı sonra endişemizi boşa çıkarmıyor ve bu sefer Nick Knatterton’un 6. kitabı ‘Die Million Im Eimer’ (Kovadaki Milyon) baştan birkaç sayfa atlayarak birebir taklit yoluyla bizlere sunuluyor.
(Bu hikâyeyi de eksik tek sayfasını bulduğumda beğeninize sunacağım.)
Ve yine bitmiyor...

Varan 3½ !
Knatterton’un 6. Kitabı, oldukça bahtsız... İlerliyoruz, 1966’nın Akbaba 13. Sayısına geldiğimizde, bu sefer bir James Bond parodisine başlıyoruz. İmza ise Bülent Şeren. Yine derginin gedikli çizerlerinden biri, karikatürleri, ve daha öncesinde haftalık dizi halinde yaptığı Alphonse Daudet’den Taraskonlu Tartaren resimlemesi ve Güliver gibi de nitelikli edebiyat uyarlamalarıyla sevdiğimiz bir çizer. Ne yapıyor biliyor musunuz? Daha önce Yalçın Çetin’in ‘Kovadaki Milyon’un başında kullanmadığını söylediğim o bir kaç sayfayı herhalde israf olmasın diye bu yeni dizinin girişinde değerlendiriyor! Ve karşınızda Ceymis Bont 003½ !

İşte mizah dergiciliğimizde, gülsek mi yoksa ağlasak mı bilemediğimiz bir garip intihal vak’ası. Eminim daha kurcalansa arkası gelecektir ama ben pes ve sonra da pas diyorum!..  Gerisi takdirinize kalmış.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Akbaba Nick Knatterton'a Karşı - bölüm 1

(Garip bir intihal vak'ası)

Bir zamanlar Akbaba...

Akbaba dergisi 1922'de eski harflerle yayınına başlayıp, 1933'de lâtin alfabesine geçip, 1977'ye kadar hayatını sürdüren (55 yıl) kendi alanında en uzun ömürlü süreli yayındı. Kurucuları, yeni nesillerin pek de tanımayacağı Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhon'du. Aktüel, politik ve biraz da erotik kapsamlı bir mizah dergisiydi. Yani, Gırgır, Fırt vs ekolünden önce Akbaba vardı.

Zengin içeriğe sahip derginin hep zengin bir yazar-çizer kadrosu da olmuştu. Ben yetiştiğim devreden örneklersem; Başyazar Yusuf Ziya Ortaç, Aziz Nesin, Nimet Arzık, Şemsi Belli, Adnan Veli, Ergin Ortaç, çizerlerden; Necmi Rıza, Zeki Beyner, Burhan, Cafer Zorlu, Semih Balcıoğlu, Mim Uykusuz, Bülent Şeren, geçmişde Cemal Nadir, Ali Ulvi, Ramiz Gökçe, Münif Fehim sayılabilir bir çırpıda.

Başyazarın politik makalelerinin devamında, genelde tamama yakını sol kabul edilen yapıda bir kadronun elinden çıkma Mizah öyküleri ve karikatürlerin aralarında fıkralar, bir-iki şiir, bir öykü çevirisi, tarihten derlemeler, bir ya da iki tam sayfa süreli çizgi roman ki bunların bazıları edebiyat uyarlamaları oluyordu, ve gitgide arka sayfalara doğru dünya karikatüründen örnekler içeren sayfalar yeralmaktaydı. Unutmadan, Turhan Selçuk'un Abdülcanbaz'ının ilk yayın platformu da bu çizgiroman sayfalarıdır. Bir diğer not da, bu dünya karikatürleri her nedense, Fransız, Amerikan kökenli hafif erotik nitelikli işlerdi 60'lı ve 70'li yıllarda. O devrin Türkiye'sinde biraz Müslüman mahallesinde salyangoz satmak gibiydi ama olsun, çağdaşlaşıyorduk ya!

Şimdi dönüp baktığımda, nostaljik keyfinin yanı sıra, dönemle ilgili aydınlatıcı belge niteliği taşıdığını da düşünüyorum bu derginin. Bugün yakın tarih üzerine tartışılan pek çok konuda, doğrusu-eğrisiyle, o zamanın ruhunun yansıdığı bir kaynak.


Çaktım! Ben bir klasiğim!
Nick Knatterton'un Türkiye Serüveni

Asıl konumuz Akbaba'nın tanıtımı olmamakla birlikte, bir önbilgilendirmenin tanımayanlara faydası olacaktır diye yaptım bu özeti. Şimdi gelelim Ülkemin mizah dergisinin, Almanın Hafiye çizgiromanıyla karşılaşmasının hikâyesine;

3~4 sene kadar önce Almanlar çizgiroman üzerine neler üretiyorlar diye bakınırken, 1950-59 arasında ses getirmiş, Manfred Schmidt (1913-99) adlı çizerin Nick Knatterton adlı çizgi dizisine rastgelmiştim. Bir tür dedektif, Sherlock Holmes parodisi olan çizgiromanın kahramanı Holmes gibi pipo içer, Holmes'un ekose pelerinine karşılık ekose takım giyer. Hedef kitlesi daha ziyade yetişkinler olan Nick Knatterton, Almanya'da yayınlanmaya başladıktan sonra Schmidt'in özgün çizgi ve anlatım tarzıyla kısa sürede büyük başarı kazanmış ve sanatçının stüdyosunda animasyon haline de getirilmişti.

İşte bu karşılaşma beni doğrudan Akbaba'lı yıllarıma götürüverdi. (Milliyet Çocuk'a da götürebilirdi ama ben MÇ yıllarında bir erişkin olarak artık çocuk dergileriyle hemhâl olmuyordum). Daha sonra araştırmaya giriştiğimde, Nick Knatterton'un aynen hatırladığım gibi 1965 yılında Akbaba'da yayınlandığını buldum. Eğer 30 yıl kadar önce bir gaflet anında aile kararıyla yaklaşık 12~13 senelik eksiksiz Akbaba birikimini yok bahasına satmamış olsaydık her şey çok daha kolay olacaktı benim için. Tabi iş bu kadarla bitse yine iyiydi, asıl hikâye bununla başlıyor.

Evet, Nick Knatterton 1965 1. sayı itibariyle Akbaba'da Zehir Hafiye adıyla yayınlanmaya başlanmıştı. Zehir deyince hemen bilenler bağlantısını kurmuş olacaktırlar, 70'li yıllarda Nick Knatterton'un bazı hikâyeleri Milliyet Çocuk'da da yayınlanmıştı, Halit Kıvanç çevirisiyle ve aynı adla... Buradan geri giderek baktığımızda, sanıyorum Kıvanç, bu çevirilere 1965'de Akbaba'daki söz konusu serüven kapsamında başlamış bulunmaktaydı. Bilerek söylemiyorum, çünkü Akbaba’da bu hususta bir veri bulunmamaktaydı, sadece bağlantıları bir araya getirerek sonuç çıkarıyorum. Yani, Kombiniere! (Keşke Halit bey bir şekilde konuya ışık tutsa, ben teyid ettirmek için kendisine bir erişim yolu aradım ama bulamadım.)

Knatterton'un Alman diline yerleştirdiği 'Kombiniere:' ifadesi (combine, combined, birleştirmek, birbirleriyle bağlantısını kurmak anlamında) Kıvanç tarafından o müthiş adaptasyon yeteneğiyle 'Çaktım!' olarak aktarılmıştı önce Akbaba'da sonra MÇ'da. Orijinalinde olmadığı kadar argoyla Akbaba'nın o hafif erotik havasına da uyabilecek şekilde bir Öztürk Serengil üslubu kullanılarak ('temem mi, temem' gibi) başlayan epey eğlenceli çeviri, tabi ki MÇ kapsamında hiç de öyle sürmedi. Orijinaliyle karşılaştırabildiğim kadarıyla aslına sadık bir üslûpta devam etti gitti, belki hattâ biraz da çocuk dergisine uyacak şekilde -sansürlendi demeyelim- törpülendi.

6 Aralık 2012 Perşembe

Son Dandy!


İngiltere'nin en uzun ömürlü çizgi dergisi The Dandy 75. yıldönümünde son baskısını yaptı!

75 yıl önceki 1. sayısını ilâve olarak veren dergi, 100 sayfalık özel bir baskıyla bayilerde yerini son kez aldı.

"Yayıncı DC Thompson, 4.aralık.1937'de başladığı yayın hayatını bundan böyle online sürdüreceklerini söyledi."

Bu kararın alınmasında en önemli etken, 1950-80 arasında haftada 2milyon satılan bir piyasadan, bugün haftada 8000 tiraja düşülmüş olması tabi...

DC Thompson bu açıklamayı ağustos ayında yapmıştı. Bugün internette dahil olduğum İngiliz ÇR gruplarındaki bir çok üye, 'Son Dandy'i arayıp bulamamaktan dertliydiler.

İngiliz çizgimizahı pek hoşlandığım bir tarz değildir. Ve buna paralel olarak sadece bu içerikli yayın yapan Dandy gibi dergiler de pek ilgimi çekmemiştir ama bu duruma üzülmemek de mümkün değil. Çizgi yayıncılığında böylesi bir olay, bir dönüm noktası sayılır, üzerinde düşünülmelidir. Her alanda herşeyin çok hızla değiştiği günümüzde, süreçler bünyelerinde yaman çelişkiler barındırıyor. Bu da yakın gelecekle bile ilgili güvensizliklere yol açıyor içimizde. Çizgiromanın da bunun dışında kalmadığını görmüş bulunuyoruz...

Ne diyelim?.. 'Hayırlısı' mı diyelim?


* Zor bulunur kapak resmi için Blimey'e teşekkürler.